Üniversite Mezunu İşsizlerin Durumu

Türküm, beyaz yakalıyım, işsizim

Çalışanlar bayram ediyor her yıl. Peki çalışmayanlar ne düşünüyor, ne hissediyor, nasıl yaşıyor? Bir sosyal ayrımcılık kategorisi haline gelen işsizlikle nasıl başediyorlar?

* İşsiz kalmak, giderek daha fazla sosyal dışlanma anlamına geliyor. Bu süreçler, eskiden güvenceli orta sınıf konumları vaadeden diplomalı meslekleri de kapsıyor. Mavi yakalı işsizler durumlarını bir tür çaresizlik, bir tür doğal âfet gibi görmeye yatkınken, beyaz yakalılar kendilerini haksızlığa uğramış hissediyorlar.

* Ataması yapılmayan öğretmenlerin durumu beyaz yakalı olmakla mavi yakalı olmanın iyice birbirine yaklaştığı bir alan. İşportacılık, garsonluk, inşaatlarda amelelik yapıyorlar. İşsiz bankacılarda bunları göremiyorsunuz. Eski işinde yönetici olarak çalışmış pek çok kişi, işsiz kalmayı, uzman pozisyonunda çalışmaya tercih ediyor.

* Türkiye’de özellikle tekstil sektörü oldukça riskli. İş yerinin kapanması dolayısıyla pek çok kişi bir anda işsiz kalabiliyor. Üst düzey yöneticiler ise, özellikle firma içinden yetişmemiş ve dışarıdan ‘taze kan’ veya ‘umutla beklenilen kurtarıcı’ olarak alındılarsa, yüksek risk altındalar.

* Geçtiğimiz hafta yenibiris.com’da 100 bini aşkın aday arandı. 11 milyon 750 bin özgeçmiş sahibinden yüzde 65.7’si çalışmıyor. Tekstil ve gıda sektörlerinde çalışan yüzde 31, çalışmayan yüzde 69; eğitim sektöründe çalışan yüzde 39, çalışmayan yüzde 61; inşaatta çalışan yüzde 37, çalışmayan yüzde 63 şeklinde.

* Gelişmiş ülkelerde, meslek liselerinde eğitim alarak iş hayatına hazırlanan gençlerin oranı yüzde 65, üniversite eğitimini tercih edenlerin oranı ise yüzde 33 iken, bizde bu oran tam tersi bir eğilim gösteriyor. Halbuki işverenler, ara kademelerde görev yapabilecek uzmanlara büyük ihtiyaç duyuyorlar.

* Araştırmalar gösteriyor ki, işinden memnun olmayanlar, işsiz olanlara göre, psikolojik olarak daha iyi durumda değiller. İş yalnızca ‘para’da bitmiyor. Mevcut işinde anlam bulamayanlar, hiç iş bulamayanlarla benzer depresif sorunları yaşayabiliyor. İşte tüm yönleriyle “Beyaz Yakalı İşsizler”in durumu.

DİPLOMALI İŞSİZLER SORUYOR

Boşuna mı okuduk

Onlara beyaz yakalı ya da diplomalı işsizler deniyor. Yani üniversite mezunu, vasıflı emekçiler. Bankacılar, öğretmenler, gazeteciler, mühendisler, doktorlar… Kol gücü yerine zihin emeği verenler. Üniversite okumanın, iş bulmaya yetmediğini Türkiye’de idrak eden ilk nesil belki de. İşsizlik, dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi bizde de uzun zamandır büyük sorun. Ve sorun giderek büyüyor. A&G araştırma şirketinin geçen yıl açıkladığı rakamlara göre Türkiye’de insanların yüzde 79.6’sı, ülkenin temel meselesi olarak işsizliği görüyor. İşsizlerin yüzde 24.9’u üniversite mezunu, yani beyaz yakalı. DİSK’in verilerine göre diplomalı işlerin sayısı 400-450 bin civarında. Daha birkaç hafta evvel, İletişim Yayınları’ndan yeni bir kitap çıktı; ‘Boşuna mı Okuduk? – Türkiye’de Beyaz Yakalı İşsizliği’. Meselenin sosyo-psikolojik yanına odaklanan kitap, diploma eşittir iş denkleminin giderek geçersizleştiğini ortaya koyuyor. Bugün 1 Mayıs; mavi ya da beyaz yakalı, tüm çalışanların bayramı. Peki çalışmayanlar, çalışamayanlar ne düşünüyor, ne hissediyor, nasıl yaşıyor? Bir sosyal ayrımcılık kategorisi haline gelen işsizlikle nasıl başediyorlar? Biraraya geldikleri, aynı çatı altında buluştukları oluşumlar var mı? Diplomalı işsiz sayısının artması, toplumu nasıl etkiliyor? Sendikalar, insan kaynakları yöneticileri ne gibi tespitler yapıyor, hangi çözüm önerilerini getiriyor? Banu TUNA – Mehmet ÖZDOĞAN

Okumak artık sınıf atlamayı garanti etmiyor

Tanıl Bora, Aksu Bora, Necmi Erdoğan ve İlknur Üstün’ün kaleme aldıkları ‘Boşuna mı Okuduk-Türkiye’de Beyaz Yakalı İşsizliği’ isimli kitap, İletişim Yayınları’ndan yeni çıktı. Yazarlar, kitap için 66 kişiyle mülakat yaptı. Bunların büyük kısmı beyaz yakalı işsiz, bir kısmı iş bulma endişesi taşıyan üniversite son sınıf öğrencileri. Yazarlarla kitabın yazım sürecini ve mülakatlar sırasında karşılaştıkları tepkileri konuştuk

Beyaz yakalı işsizliğini neden şimdi konuşuyoruz?

NECMİ ERDOĞAN: Kapitalizmin güncel yapısı ve seyri içinde, içinde yaşadığımız neoliberalizm döneminde, beyaz yakalı işsizliği yeni boyutlar alıyor. Sınıfsal eşitsizliklerin keskinleştiği bir dönem bu. Asıl önemlisi, sistemin ‘dışlayıcılığının’ pekiştiği bir dönem. İstihdam biçimlerinin aşırı esnekleşmesine, hızla yayılan güvencesizleşmeye bağlı olarak, işsizlik riski artıyor. Hem de işsiz kalmak, giderek daha fazla sosyal dışlanma anlamına geliyor. Bu süreçler, eskiden güvenceli orta sınıf konumları vaadeden diplomalı meslekleri de kapsıyor. Okumak, eskisi gibi bir sınıf atlama güvencesi sunmuyor. Belki yeni olan, bu durumun artık geçici ve istisnai sayılamayacağı açık bir durum olarak açıkça görünür hale gelmesi.
TANIL BORA: Kitapta dönüp dönüp geldiğimiz prekarizasyon meselesi çok önemli. Güvencesizleşme, esnekleşme… Bir çeşit ‘sürekli geçici iş’ rejimi. Kullan-at istihdamı… Beyaz yakalı işler giderek bu rejimin hakimiyetine giriyor. Küçük bir imtiyazlı zümre bunu hiçbir yere bağlanmadan özgürce takılma lüksü olarak yaşıyor, bu imge epey de pompalanıyor. Ama çoğunluk için bu gelecek endişesi demek, sürekli kaygı demek.
Mülakatlar için irtibat kurduğunuz kişileri ikna etmek kolay oldu mu? Hiç hikayesini anlatmayı reddeden çıktı mı?
İLKNUR ÜSTÜN: Hiç kolay olmadı. Hatta şaşırtıcı derecede zor oldu. Daha önce yaptığımız farklı saha çalışmalarında, daha mahrem konularda bile görüşmeci bulmakta ya da konuşmakta bu kadar zorlanmamıştık. Tabii reddedenler de çoktu. İşi olmamasına rağmen “ben işsiz sayılmam” diyordu. Ya da bunun geçici bir durum olduğunu söylediler.
Mülakatlar sırasında sizi ve onları en fazla zorlayan konular hangileriydi?
T.B.: Özel hayatlarının nasıl etkilendiğini konuşmak genellikle daha zor oldu. Kimileriyle, geçim davasını nasıl hallettiklerini konuşmak zordu. Ama galiba en zoru, işsizlik deneyimiyle ilgili duygularını ‘almak’, çıkarmaktı. A.B.: Kişisel meseleleri konuşmak zordu. Hızla genelleştirmeye, kendilerinden uzaklaştırmaya eğilimliydiler, fazla ısrarcı olmak bana zor geldi pek çok durumda.
İ.Ü.: Ağlamalarla, birdenbire anlatılan çok özel bir deneyimle kesilen görüşmeyi sürdürmek çok zordu. İşsizliğin aile ilişkilerine, evliliklere yansımalarını almaya çalışırken özel yaşantısını değil, işsizliği konuşacağını söyleyenler oldu.
Beyaz yakalıyla mavi yakalının işsizliği kabullenme, başa çıkma, yaşama bakımından ne gibi farklılıkları var?
T.B.: Beyaz yakalılar, orta sınıftansalar, asgari geçimleri için güvenebilecekleri bir dayanak varsa, vaziyeti idare etmeye daha yatkın oluyorlar. Yani “dur bakalım” diyorlar, çıtalarını kolay düşürmüyorlar. Geçimlik bir dayanağı olmayanlar tabii öyle değil. Ama sanırım temel fark şu: Mavi yakalı işsizler durumlarını bir tür çaresizlik, bir tür doğal âfet gibi görmeye yatkınken, beyaz yakalılar kendilerini şiddetle haksızlığa uğramış hissediyorlar. Layık oldukları şeyin kendilerinden esirgendiğini düşünüyorlar. Mavi yakalılar gayet yalın bir biçimde geçimlerinin derdindeler, beyaz yakalılar geçimle birlikte veya bazen sadece statülerinin. Tabii bunlar büyük genellemeler, ihtiyatla söylüyorum.
A.B.: Bana en çarpıcı görünen farklılığı ‘İşsizin Duygu Dünyası’ bölümünde tartışmaya çalıştım. Orta sınıf işsizlerle yaptığımız görüşmelerdeki ‘öfke yokluğu’ tıpkı yoksullarla yaptıklarımızdaki gibi, ayan beyan görünüyordu. Ama biraz daha yakından bakınca, bu yokluğun asıl olarak hayatının denetimini elinde tutma, en azından öyleymiş gibi yapma ihtiyacından kaynaklandığını fark ettim… “Bilmekle lanetlenmiş” olunca, insan her şeyi anlıyor; ya da anladığını düşünüyor ve o zaman öfke, daha ortaya çıkmadan sönüyor.

ATAMASI YAPILMAYAN ÖĞRETMENLER İŞPORTACILIK, AMELELİK YAPIYOR

Beyaz yakalının işsizliği kendine ait bir kültür yaratıyor mu?
T.B.: Beraber takılanlar, sürekli haberleşenler, dayanışma ilişkileri geliştirenler var. Ama en az bunun kadar, sosyalleşmeme temelinde bir alt-kültür oluşumundan da söz edilebilir. Kapanma, tecrit olma eğilimi. Mahcubiyet hissettiği, bir dışlanma durumu algıladığı veya enerji bulamadığı için sosyal ortamlardan kaçınma eğilimi… Benim izlenimim, bu izolasyon eğiliminin daha baskın olduğu yönünde.
İ.Ü: Çeşitli ortaklıklar kadar farklılıkları da vardı. Örneğin örgütlü mücadelenin içinde olanlarla olmayanlar, çeşitli açılardan farklılıklar gösteriyordu. Diğer bir farklılık beyaz yakalı işsizliğin arasındaki tabakalaşma. Ataması yapılmayan öğretmenlerin durumu sanki başka bir resmin parçası gibi; beyaz yakalı olmakla mavi yakalı olmanın iyice birbirine yaklaştığı bir alan. Ataması yapılmayan öğretmenler işportacılık yapıyor, garsonluk yapıyor, inşaatlarda amelelik yapıyorlar. Öte yandan işsiz bankacılarda bunları çoğunlukla göremiyorsunuz. Fakat dışlanma ve yalnızlaşma anlatıların ortak noktasıydı.
İşsizlerin özsaygı kaybıyla mücadele yöntemleri neler?
A.B.: Biri, başına gelen her şeyin, işsizliğin de sorumluluğunu üstlenmek. Kimisi bunu “onurumu korumak uğruna işsiz kaldım” diye açıklıyor; yani işsizliği bir tavizsizlik ve kendine saygı hikayesi içinde anlamlandırıyor; kimisi “başka yere bakmaya gerek yok, her şeyin sorumlusu benim” gibi bir anlatı kuruyor. Bu son derece can yakıcı olsa da öz saygıyı yükselten bir yanı da var. Bir başka yöntem, çalışmaktan başka sosyal ve siyasal aidiyetler oluşturmak: Hayır işleri, mezunlar derneğinin etkinlikleri, hak temelli örgütlerde çalışmak gibi.

KADINLAR EVLERİNE DÖNMEK İSTEMİYOR

ABD ve Avrupa’da son krizde, kadınların eve dönmesi teşvik edildi, ediliyor. Çocuk yetiştirmenin erdemleri sayılıp dökülüyor. Mülakat yaptığınız kadınlar arasında böyle bir eğilim saptadınız mı?
A.B.: Hiç. Hem de hiç. Başlangıçta, en azından geçim sorunu daha hafif olanlarda bu türden bir anlatı çıkar diye düşünüyordum doğrusu. Hele zamanın ruhu bunu bu kadar teşvik ederken. Ama bir kadın bile böyle bir şey söylemedi. Kendilerini meslekleriyle, çalışmakla adlandırıyorlar. Örneğin siyasal olarak gayet muhafazakâr olan ve başörtüsü nedeniyle çalışma hayatı biten biri de şimdi kendini ‘ev kadını’ olarak adlandırmıyor; kısmen hayır işleri yaptığı, kısmen de hak mücadelesi verdiği bir kuruluşta gönüllü olarak çalışıyor ve bunu öyle hayatının kenarında bir şey olarak da görmüyor. Tersine, kimliğinin temel bileşenlerinden biri olarak anlatıyor.
İ.Ü.: Aynı şekilde işsizlik süresi çok uzamış kadınlar kendilerini ‘ev kadını’ olarak tanımlamaktan kaçınıyorlar. İşe, ekonomik gelir ve bununla sınırlı olmayan bir anlam yüklüyorlar. “Artık eve, çoluğa çocuğa döndüm ve şahane oldu” diyene rastlamadık. İşsizlik sürecinde çocuk doğuran, büyütenler var ama bunu bir ara dönem olarak görüyorlar.

İŞSİZLER ANLATIYOR
(* Konuşulan kişilerin isteği üzerine gerçek isimlerini değil, rumuzlarını kullanıyoruz.)

Dernekte çalıştığımı anlatamıyorum soranlara ev kadınıyım diyorum
SEVİM

Üniversitede başörtüsü nedeniyle cezalar aldım, finallere giremedim. Bir sürü sıkıntıyla dört yıllık fakülte sekiz yılda bitti. Sekiz sene bu millet benim o okulu okumam için para harcadı. Devletin bir şekilde benden bunu geri alması gerekirken, “biz harcadık helali hoş olsun, sen git evinde otur” diyorlar. Son sınıftayken Konya’da bir süt fabrikasında, çalışmaya başladım. 3.5 yıl sürdü. Sonra eşimin işi nedeniyle Ankara’ya taşındık. Ankara’da resmi kurumlara hiç başvurmadım, başörtüsü problem olacağından dolayı. Özel sektördeyse mesleğimle ilgili iş yoktu. Otomatik olarak işsiz kaldık. Evde kalmak zor oldu. İşin enteresan yanı, üniversite okurken kendimi çalışmaya adapte etmemiştim. Çünkü aslında doktor olmak istiyordum. İdealimdeki meslek olmadığı için çalışmak gibi düşüncem de yoktu. Hiç hesapta yokken çalışmak güzel bir şey. Bir şeyi üretiyorsunuz, elinize bir şey çıkıyor görüyorsunuz. O emeğin karşılığını almak da güzel bir şey. Ankara’ya 2000’in başlarında döndük. O zamandan beri Başkent Kadın Platformu’nda çalışıyorum. Ama ne iş yapıyorsun diyorlar, anlatıyorum, olmuyor. Para kazanıyor musun, kazanmıyorsun… Artık soranın yaşı büyük, anlaması iyiden iyiye zorsa, “çalışıyor musun” diyenlere “yok çalışmıyorum” diyorum. Para benim için sıkıntılı bir konu. Evlenmeden önce babamdan bile kolay kolay para isteyen bir çocuk değildim. İsteme konusunda sıkıntım var. Bunu eşim kredi kartıyla çözdü.
 
Hep eğitim eğitim diyoruz eğitildik de ne oldu
FERDA

1966 doğumluyum. 1983-88 döneminde Ankara Siyasal Bilgiler’de okudum. Çalışma Ekonomisi’nden mezunum. Mezun olduktan çok kısa bir süre sonra işe başladım. Birkaç kurumun sınavına girmiştim. Biri Merkez Bankası, biri yanlış hatırlamıyorsam İş Bankası’ydı. Ama Etibank’a girdim. 15 yıl Etibank’ta çalıştıktan sonra iş akdim feshedildi. Kariyerimin doruğunda olmam gereken bir yaşta işsiz kaldım. Korkunç bir travmaydı. Bir yerde sıfırdan başlasam benden yaş ve birikim olarak daha düşük ama belki benim amirim olacak insanlarla çalışmam gerekecek. Hep eğitim eğitim eğitim diyoruz ama evet tamam biz eğitildik de ne oldu?

Ne iş yaptığımı soranlara ev kadınıyım diyemiyorum
SEHER

1974 doğumluyum. Ankara Hukuk’ta okudum, 96 yılında mezun oldum. Bir yıl avukatlık stajımı yaptım ama fiilen hiç avukatlık yapamadan banka sınavına girip Akbank’ta müfettiş olarak başladım. Altı sene farklı şehirlerde müfettişlik yaptım. Ondan sonra da müdür yardımcısı olarak Ankara’ya geldim. 2,5-3 sene daha çalıştım. Sonra bizim müdürün birtakım usulsüzlükleri nedeniyle tüm şubenin iş akdi fesholdu. 2007’nin eylül ayında. Yani üç yıldan uzun işsizlik sürecim var. Ama araya hamileliğim denk geldiği için, “çocuğumu kendim büyüteyim hiç olmazsa, fırsat bu fırsat” dedim. Çocuğumu 2 yaşına getirdim ve eylül gibi tekrar ısrarcı bir şekilde iş arayıp çalışma hayatına dönmek istiyorum. Bizim işsiz kalmamız çok kötü bir sebeple olduğu için depresyon hali bile denebilir belki ona. Karakterimiz zayıf olsa intihar bile edilir yani. Şimdi bile kötü olabiliyorum. (Ağlıyor) İşsiz kaldığımı çevremizden kimseye söyleyemedik. Birkaç yakın arkadaşım falan biliyor. Ama konu komşu hep benim bebekten dolayı ayrıldığımı düşünüyor. Annem hep bana kızım bir işin olsun derdi. Onu şimdi daha iyi anlıyorum. Para kazanamamak çok kötü yani kazanan bir kadın için kazanamamak… Ne iş yapıyorsun diye soranlara eski bankacıyım dediğim oluyor. Ev kadınıyım hiç diyemedim.

Benimle görüşen benim düzeyimde değil
ŞULE

1975 doğumluyum. İstanbul’da doğdum, bütün öğrenim hayatım, her şey İstanbul’da geçti, İTÜ Turizm Otelcilik mezunuyum. Son çalıştığım iş yerine 3 Haziran 1997’de girdim, 8 Şubat 2010’da çıkartıldım. İnsan kaynaklarının söylediği, “kesinlikle işten çıkartılma sebebin performansınla alakalı değil gayet iyi çalışıyorsun, işten çıkartılma sebebin global kriz, şirket küçülmesi ve personel sayısını azaltmak”… Ne zaman ne olacak bir an önce bir şeyler olsun, diyorum. Dönem dönem modun düşüyor. Niye bir şey olmuyor, niye beceremiyorum? Görüşmeler iyi geçiyor, eğer bir görüşme kötü geçerse 10 dakikadan fazla sürmüyor zaten. Şu ana kadar yaptığım görüşmeler hep olumlu geçti. Çok fazla aday var tabii, yeni mezunlar var. Az parayla yeni mezun çalıştırmayı isteyen çok fazla insan var. Bir de görüşürken karşınızda profesyonel birilerini arıyorsunuz, maalesef büyük firmalar da dahil artık profesyonel insanları karşınıza çıkartmıyorlar. Benimle görüşecek, benim düzeyimde biri olsa keşke filan diyorsunuz.

CV yollamayı kestim bundan sonra tesadüf lazım
CAN

1962’liyim. Basın yayın yüksekokulunu bitirdim. Çalışmaya Cumhuriyet gazetesinde başladım. Benim gibi iyi yaşam koşullarına sahip olup da bir süre sonra iş hayatının yavaş yavaş dışında kalanlar için de elinde bir şeyler var. Şeyi görmeye başlıyorsun artık hani üstüne bir şey koymak değil de elindekileri nasıl kaybetmeyeceğin. Biri karımın iki tane araba, bir tane de motosikletimiz var ama üçünün de vergisi ödenmedi. Giderek sahip olduklarını yitirme riskiyle karşı karşıyasın. Eşim de aşağı yukarı bir yıldır işsizdi, bir hafta önce başladı yeniden çalışmaya… Gönderdiğin CV’lerin belki birçoğu hiç yerine bile gitmiyor. Bende artık ne yalan söyleyeyim CV yollamayı kestim. Ne düşünüyorum dersen açıkçası çok iyimser bakamıyorum sürece. Bundan sonra benim bir şey başarmam için tesadüf faktörünün de benim lehime olması lazım.

Beş senedir atanmadım inancımı yitirmek üzereyim
ŞAFAK BAY / ATAMASI YAPILMAYAN ÖĞRETMENLER PLATFORMU

Yaşım 25. Beş senedir mezunum, işsizim. Fırat Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği’ni bitirdim. Bölümü isteyerek seçtim. İki nedeni vardı: Birincisi işsiz kalmamak. O zamanlar Türkçe öğretmenlerinin atanma konusunda sıkıntısı hiç yoktu. İkinci sebebiyse yüzlerce öğrenciyle diyalog kurabilmek. Mezun olacağım sene KPSS’ye girdim, atanamadım. Atanma puanım yetmedi, çünkü Türkçe öğretmenliği sınırlandırıldı. Bir sonraki sene yine atanamadım, bir puanla kaçırdım. Bir sonraki sene de olmadı. Geçen sene yine girdim sınava, yine olmadı. Artık bıçak kemiğe dayandı. Ben sadece öğretmenlik yapabilirim. Ama ağabeyim atanamayınca birçok iş yaptı. İnşaatta çalıştı, garsonluk yaptı, bulaşıkçılık yaptı, şimdi bir pavyonda güvenlikçi. Özel sektörde de bizim pek fazla şansımız yok. Dört sene sonunda artık inancımı yitirmek üzereyim. KPSS öğretmenin yeterliliğini ölçmüyor, resim öğretmenine matematik sorusu sorabiliyor. Bu sınavın yapılma nedeni nedir yani bu kadar açık varken? Yetkililer 300 bin açıktan bahsediyor, OECD rakamlarınagöre 315 bin deniyor açık. Niye öğretmenler boşta kalıyor? Çünkü ucuz işgücü yetiştiriliyor. Ücretli öğretmenlik denen bir statü geliştirildi, üç öğretmen bir öğretmen maaşıyla çalıştırılıyor.

SIKINTIDAN KANSER OLDUM

Okulu bitireceğim senenin ikinci döneminde hastalandım. KPSS stresinden olduğunu düşünüyorum. Okulu bitirecektim, atanacaktım, evlenecektim, ne bileyim işte evim olacaktı, arabam olacaktı… Fakat baktım son sene, birileri atanamıyor. Benim bitirdiğim sene ağabeyim dört senedir atanamıyordu. Kemik kanseri oldum. Ben her sınav döneminde kansere yakalandım. Bir bacak, bir kol, iki akciğer. Geçen ocak ayında bir akciğer daha. Hastanede kolumda serum varken çalıştım KPSS’ye. Çünkü tek çıkış yolum KPSS’yi kazanmaktı. Hastalıktan kurtulmanın yolu da öğretmen olmaktı. Buna rağmen sınava girdim fakat kopya çekildi. 24 kişi kopya çekti, münferit diye kapatıldı üstü. Artık kımıldayacak bir yer bulamadım, bir basın açıklaması yapalım dedik. Sanal ortamda örgütledim arkadaşlarımı, basın açıklaması yaptık.

12 ARKADAŞIMIZ İNTİHAR ETTİ

Basın açıklamasından sonra tekrar kanser oldum. Hastanede arkadaşlarıma telefon açtım, açlık grevi yapalım diye. Üç günlük açlık grevi yaptık. Platformu kurduk. Yaklaşık 30 ilde örgütlendik. 12 arkadaşımız intihar etti işsizlikten dolayı. Bazı arkadaşlarımızın artık öğretmenlik yapamayacağını düşünüyorum, çünkü akıl sağlıkları yerinde değil, görüyorum onu. 10 senedir atanamayan arkadaşlarımız var. Ağabeyim 9 senedir atanamıyor.

Beyaz yakalı önce emekçi  olduğunu farketmeli
PROF. DR. ALİ ERGUR / GALATASARAY ÜNİVERSİTESİ ATAMASI YAPILMAYAN ÖĞRETMENLER PLATFORMU

Beyaz yakalı dediğimiz zaman kendine özgü bir sınıftan bahsettiğimiz gibi bir yanılgıya düşeriz. Beyaz yakalı kavramının bir kısaltma olduğu, aslında ‘beyaz yakalı işçi’ (white collar worker) olarak kullanılmaya başlandığı unutulmaktadır. Bu basit bir kısaltma değil. Bu şekilde ofis çalışanları diyebileceğimiz bu geniş kitlenin, ‘işçi’ kimliği gözardı edilmiş olur. Bu durum, hem onların kapitalist üretim ilişkilerindeki konumlarını muğlaklaştırmaya, hem kendilerini bir çeşit sınıf-dışı ama kesinlikle işçi olmayan bir noktada görmelerine neden olur. Dolayısıyla beyaz yakalı terimi hiç mâsum değildir; son derece ideolojik bir yan anlamı vardır. Bu kitleye mensup ofis çalışanları, kendilerini zihinsel olarak sermayeye daha yakın ancak ona hiçbir zaman erişememenin dramını yaşayarak, işçi sınıfına herhâlükârda mesafeli bir ikircikli duruş sergilerler. Kuşkusuz, bu şekilde genel bir yargıda bulunmak doğru değil. Ofis çalışanları içinde elbette farklı yönelim ve bilinç düzeyinde kişi ve gruplar mevcut.

PERFORMANSI KANITLAMA ÇABASI VAR

Örneğin 1980’lere kadar kurumlarda ‘personel’ (eski deyişle zâti işler) adı verilen bölümlerin insan kaynaklarına dönüştüğünü görmekteyiz. Zira insan, artık diğer metâlar gibi rahatlıkla alınıp satılır, yerine yenisi ikame edilebilir olarak değerlendirilmekte; bir ‘persona’ (zât) değil; bir ‘kaynak’.
Beyaz yakalı işçi, aslında yapısal olarak sürekli diken üstünde duran, her ana işsizlik tehlikesiyle baş başa olan bir tedirgin insandır. Tedirginlik konjonktüre (ekonomik kriz, şirket politikaları, dönemsel ve yerel ihtiyaçlar, vb.) bağlı olmayıp işin doğasında mevcuttur. Beyaz yakalı çalışma biçiminin diğer yüzü sürekli varolan işsizlik korkusudur; çünkü diğer yandan, ofis çalışanı, çağımızın genel bir ruh hali olan performans kaygısıyla de mâlûldür. Bu nedenle, ofis ortamı herkesin herkesi gözetlediği (özellikle eşdeğer konumda olan iş arkadaşlarının birbirlerini denetlediği), performansı kanıtlamak için sürekli bir çaba içinde olduğu bir durum yaratır.

İŞSİZLİK KORKUSUYLA 30 YAŞINA KADAR ÜNİVERSİTE

Git gide daha genç yaşlarda ortaya çıkan fizyolojik ve psişik rahatsızlıkların kökeninde performans kaygısına dayalı bir beyaz yakalı çalışma rejimi yatıyor. Bu kaygı, toplum yaşamının her alanına yayılır; duygusal ilişkilere, özel alana kadar sızar. Böyle bir çok gencin, üniversitede lisans eğitimini tamamlayıp yüksek lisans yaptığını, otuzlu yaşlara kadar eğitimlerini sürdürdüklerini görüyoruz. Bu, hem performans ve daha etkili bir etiket için mükemmelleşme arzusunun bir sonucu, hem de bir kaçış. Kapitalizm, üretim ilişkilerinin temelini oluşturduğu sürece bu gizli sömürü ve insanlık dışı düzen devam edecek. Buna karşı öncelikle beyaz yakalıların birer emekçi olduklarını idrak etmeleri ve amaca yönelik mücadelelere girmeleri gerekmektedir. Yakın zamanda örgütlenen çağrı merkezi çalışanlarının mücadelesi buna güzel bir örnek. Çağımızda artık topyekûn sınıf mücadelelerinin yerini, sınıf bilincine sahip ama belli bir amaca odaklanmış mücadeleler alıyor.

İş çok ama onlar beğenmiyor yargısı ruhsal bir saptırma
BAHÇEŞEHİR ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ YRD. DOÇ. DR. HANDE ZİYA ESLEN

Bence, gençleri sokaklardan ve iş bulma piyasasından uzaklaştırmak için onları üniversitede tutmak önemli. Günümüzde yüksek lisans ve doktoraya da bu şekilde bakabiliriz. İş dünyasında yeri olmadığını düşünen yeni mezunlar, özgeçmişlerine ekleyebilecekleri yüksek lisanslar yapmaya teşvik ediliyorlar. Böylece iş piyasalarından uzak tutuluyorlar. O zaman belki de yeni mezunları iş bulamayacaklarını düşünmeleri sağlayarak, eğitime devam etmeye toplum bir şekilde teşvik ediyor, böylece iş arayanların sayısında belirli bir dinamik denge sağlanıyor. Kendi rızalarıyla verilen bir karar değil yani. Toplumun genelde mağduru suçlama eğilimi vardır, ‘iş çok ama onlar beğenmiyorlar’ algısını da buna benzetiyorum. Bu ruhsal bir saptırma mekanizmasıdır. Bunun bir sonraki aşaması insanların suçları olmayan şeyler yüzünden suçlanmaya başlamasıdır. Yani ‘iş çok ama onlar beğenmiyor’lardan ‘onlar işsiz kesin hak etmişlerdir’e varabilecek bence çok tehlikeli bir süreç bu.

İşinden memnun olmayanlar işsizlerden daha iyi durumda değil
BURCU ÇANACIK / UZMAN ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOĞU (DBE DAVRANIŞ BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ KURUMSAL GELİŞİM MERKEZİ)

İşsizlik herkesi aynı boyutta etkilemez. İşsiz oldukları bir dönemde tanıdığınız farklı insanlar bu dönemi farklı yaşamış olabilirler. İşsiz kaldığınızda bundan nasıl etkilendiğiniz, aslında birkaç faktöre birden bağlı. Öncelikle, kendimize şu soruları soralım:
* Kendimi nasıl tanımlıyorum? İşim bunun ne ölçüde bir parçası?
Kendimi, büyük ölçüde yaptığım işle tanımlıyorsam, işimi kaybettiğimde kendimi de kaybetmiş olurum. Ancak, kendim hakkında sadece “Ben Burcu, uzman psikoloğum, tanınmış bir firmada kurumsal eğitmenim” değil, “yeni insanlar tanımayı, onlarla konuşmayı, onları eğitmeyi ve onlardan bir şeyler öğrenmeyi seviyorum” diyebiliyorsam, kaybettiğim işim, kişiliğimden pek bir şey eksiltmez.
* İşim/kariyerim benim için ne ifade ediyor? Sadece para mı? Statü mü? Güç mü?
İşim benim için yalnızca para demekse ve paraya ihtiyacım varsa, kaybetmek oldukça sıkıntı verecektir. Ancak finansal sıkıntıları aşmak için ilk bulduğum olanağı kullanabilirim. Eğer statü ve güç simgesiyse işler zorlaşıyor çünkü aynı değerde bana gücü hissettirecek işi hemen bulamayabilirim. Eski işinde yönetici olarak çalışmış pek çok kişi, işsiz kalmayı, uzman pozisyonunda çalışmaya tercih edebiliyor. Aslında özünde her ikisi de iş, ancak uzman pozisyonunu, bunca deneyimden ve bir yaştan sonra kendine yakıştıramıyor.
* Yaşam standardımın düşmemesi benim için ne kadar önemli? Hangi lükslerimden asla vazgeçemem?
Bundan 5-10 sene önce nasıl yaşadığınızı düşünün. Eviniz daha mı küçüktü? Yine de yaşayabiliyordunuz değil mi? Yaşam standartlarının değişmesi durumunda esnek davranabilen kişiler bu konuda daha şanslılar. Tavsiyem, durumun geçici olduğuna odaklanmak ve hızlı adapte olmaya çalışmak.
* Genel olarak moralim çabuk mu bozulur? Bardağı ne kadar dolu görüyorum?
Genel olarak moraliniz hızlı bozuluyorsa ve kendinizi toparlamakta daha fazla güçlük yaşıyorsanız, hayata bakış açınız olumsuzlara odaklıysa işsizliğin getireceği mutsuzluğu daha derinden yaşayabilirsiniz. Burada tavsiyem, işsizliğe yani probleme değil, iş bulmaya yani sonuca odaklanmak olacaktır.
* Bir diğer önemli soru: Şu anki işimden memnun muyum?
Araştırmalar gösteriyor ki, işinden memnun olmayanlar, işsiz olanlara göre, psikolojik olarak daha iyi durumda değiller. Demek ki iş yalnızca ‘para’da bitmiyor. Mevcut işinde anlam bulamayanlar, hiç iş bulamayanlarla benzer depresif sorunları yaşayabiliyor.

ÜST DÜZEY ÇALIŞANLAR İŞSİZLİĞE ALIŞMALI

Oldukça yüksek risk içeren sektörlerde çalışanlar ve yüksek maaşlı üst düzey çalışanlar kendilerini işsizliğe alıştırmalı. Türkiye’de özellikle tekstil sektörü oldukça riskli. İş yerinin kapanması dolayısıyla pek çok kişi bir anda işsiz kalabiliyor. Üst düzey yöneticiler ise, özellikle firma içinden yetişmemiş ve dışarıdan ‘taze kan’ veya ‘umutla beklenilen kurtarıcı’ olarak alındılarsa, yüksek risk altındalar.

İşsizler sendikası kurulmalı
SÜLEYMAN ÇELEBİ / DİSK BAŞKANI

Türkiye’de 400-450 bin diplomalı işsiz var. Buna rağmen işsizliğin en önemli sebepleri arasında eğitim eksikliğini gösteriyorlar. En yüksek işsizlik oranlarından biri yüzde 21’le bilgisayar bölümü mezunlarında, bu nasıl bir iştir anlamak mümkün değil. Biz bu arkadaşlarımızın sendikalarda örgütlenmesinin bir gereklilik olduğunu düşünüyoruz. Bir işsizler sendikası bunun için hayata geçirilmeli.
Diplomalı işsizliğin temel nedenlerinden biri kamu istihdamında uygulanan politikalar. IMF direktifleriyle yıllardır kamuya yeterli eleman alınmıyor. Örneğin eğitim sektöründe öğretmen açığı yüzbinlerle ifade ediliyor. Türkiye kamu çalışanlarının toplam nüfusa oranı AB ortalamasının neredeyse yarısı. Öncelikli olarak yetişmiş işgücüne ihtiyaç olan alanlarda, bu ihtiyaç karşılanmalı. İşsiz öğretmen kavramını anlamakta zorluk çekiyorum. Eskiden eğitim fakültesinden mezun olan bir gencin işsiz kalması söz konusu değildi. İşi hazırdı çünkü.
Artık beyaz yaka mavi yaka ayrımı ortadan kalkıyor. Dolayısı ile işsiz kalma süreçleri de benzeşmeye başladı. Herkesi güvencesizlikte eşitlemeye çalışıyorlar.

En fazla inşaat ve eğitim sektörlerinde işsizlik var
BURÇAK PAK YILMAZ / YENİBİRİS.COM GENEL KOORDİNATÖRÜ

Özgeçmiş bankamızda 11 milyon 750 bin özgeçmiş var. Bunların yüzde 65.7’si çalışmıyor. Tekstil ve gıda sektörlerinde çalışan yüzde 31, çalışmayan yüzde 60; eğitim sektöründe çalışan yüzde 39, çalışmayan yüzde 61; inşaatta çalışan yüzde 37, çalışmayan yüzde 63 şeklinde. Geçtiğimiz hafta içerisinde Yenibiris.com’da aranan kişi sayısında rekor kırıldı ve 100 bini aşkın aday arandı. Gelişmiş ülkelerde, meslek liselerinde eğitim alarak iş hayatına hazırlanan gençlerin oranı yüzde 65, üniversite eğitimini tercih edenlerin oranı ise yüzde 33 iken, bizde bu oran tam tersi bir eğilim gösteriyor. Halbuki işverenler, ara kademelerde görev yapabilecek uzmanlara büyük ihtiyaç duyuyorlar.
Yapılan araştırmalar, deneyimin kurumlar tarafında en öncelikli tercih olduğunu gösteriyor. Üniversite yıllarında iyi bir staj süreci geçirmiş olmaları adaylar için çok önemli. En çok yüzde 58 ile, 2-5 yıl arası tecrübe aranıyor. Deneyimsiz eleman arayların oranı sadece yüzde 5. İş arayanların yaş durumuna bakıldığından ise yüzde 65.7 ile 25-35 yaş arası ilk sırada.

 

Bir Cevap Yazın